Ziya Azazi; DERVISH IN PROGRESS

“Bilge, yüce varlığın seyrine dalar gafil ise onda dostluk düşmanlık arar.” Ö.Hayyam

İnsanların çok katmanlılığına, yönlülüğüne ve renkliliğine; sezgilerinin güçlendirilmesine ve arınmış bilgiye ulaşımlarının sağlanmasına; tüm kaynakların adil paylaşımına, dünyada biliş ve sezişe temelli bütünsel yaşama odaklanılması gerekliliğine inanan ve tüm birikimini DERVISH IN PROGRESS (DIP) terminolojisiyle paylaşmaya çalışan 1969 Antakya doğumlu Ziya Azazi, taşralı, terzi çocuğu, İTÜ mezunu mühendis; hibrit sahne dili olan, yaklaşık 50 ülkede sahne almış otodidakt bir performans sanatçısı ve koreograf; 35 ülkede atölyeleri, 10’dan fazla ülkede de sunumları olan bir eğitmendir. Viyana’da yaşayan sanatçı, Mevlevilik’te de karşımıza çıkan dönüş danslarını 20 yıldır gösteri, sunum ve atölyeler formatında konu etmektedir.

Sen bugün bu koltukta otururken Ziya Azazi olarak bir kimliğe, bir bedene, bir kişiliğe, bir ruha, bir zihne sahipsin. Seni sen yapan bunları limitleme biçimin. Nerde neyi akıtacağını kendine öğretebiliş ve onları hayata geçiriş biçimin. Bu kırılım ilk nerde başladı? Yani döngü senin için ilk nerde başladı?

Bir kere mühendislik eğitimi aldığım için (İTÜ Maden Mühendisliği) hayata iki büyük açıdan bakılması gerektiğini her zaman hissetmiş ve öyle tercih etmiş bir insanım. Hem reflekslerim hem de düşünce tarzım bundan yana. Bir yandan bilimsel olman gerekiyor bir yandan da hislere kulak kabartman gerekiyor. Çünkü nerden geldiğini bilmediğimiz, nasıl oluştuğunu bilmediğimiz bir sürü trafik oluyor beyinde. Bu trafiklere biz algı deriz, his deriz, evrenle konuşmak deriz, iç ses deriz, vahiy deriz.. bir sürü adı var bunun. Aslında beynin içindeki bir sürü bilginin bilinmedik bir şekilde birbiri ile zincirlenmesi sonucu ortaya çıkar kanısındayım. Bir yandan bu var bir yandan da bilişsel olan yani öğrendiğim şey var. İkisinin karışımından oluyor aslında insan. Ben insanın varoluşundaki faktörleri 3 gruba topluyorum. Birinci grup genetik faktörler. Yani nerde doğduğum, hangi iklim, coğrafya, ırk, aileden geldiğim benim genetik faktörlerimi oluşturuyor. Annem, babam, ülkem gibi şeyler. Ben buna fabrika diyorum. Fabrika çalışır ve bir ürün üretir. Ben ürün olarak doğarım. Doğduğum andan itibaren ikinci faktörler başlar. Onlar da sosyal faktörler. Okul, din, dil, aile, ahlak. Çünkü bunların hepsi lokal şeylerdir. Bir afrika ahlakı ile asya ahlakı aynı değildir. Amerika’nınki Avrupa’nınki ile aynı değildir. Diller, dinler keza böyledir. Yani sonuçta sosyal parametreler insanı şekillendirir. Ben bunlara tasarımcı diyorum. Bunlar fabrikadan çıkmış ürünü tasarlamaya başlarlar. Şu din şu okul diye şekillendirir. Tasarlar. Sonra bu tasarlanmış ürün hayata atılır. Yani güncel faktörlere maruz kalır. Nedir bunlar? Mesela sevgilisi olur çocuğun. Kendisi aslında Müslümandır ama sevgilisi Brezilya’dandır. Salsa yapmaya başlar. Güncelleme başlar. Ya da çocuk Almandır ve Arap bir sevgilisi vardır. Böylece Müslüman dünyasını tanımaya başlar. Bunların hepsi güncellemedir. Gittiği okul, mesela kasabada doğmuştur şehre gider. Şehir hayatı ile de beraber diskoya gitmeye başlar ya da şehir çocuğudur Almanya’daki bir okula gider. Oradaki hayat onu güncellemeye başlar. Sonuçta kişi güncellenmeye başlar. Neyle güncellenir? Çevresel, eğitimsel ve sosyal faktörlerle yani o anki güncel faktörlerle güncellenmeye başlar. Sonuç itibariyle genetik faktörler, sosyal faktörler ve güncel faktörler olmak üzere 3 ana gruba toplanabilecek bir sürü faktör sonucu birey birey olmakta. Yani bireyi birey yapan kişinin kendisi değil sadece. Ailesi değil sadece, genetik kodlaması, eğitimi de değil sadece. Bir sürü faktör olduğunu hatırlatmaya çalışıyorum. Şimdi her birimiz bunlarla çıkıyoruz yola ve şu an hepimiz güncelleme yapıyoruz aslında. Ama tabi güncelleme yaparken de maruz kaldığımız bir sürü faktör var. Politik faktörler, sosyal ve ilişkisel faktörler. Örneğin cinselliği nasıl yaşadığım konusu ya da aşk benim için nedir, ahlak benim için nedir? Sevmek sevilmek paylaşmak nedir? Hangi eğitimi alıyorsun? Ülken senin gerçekten daha da ileri gitmeni destekliyor mu, yoksa seni daraltan bir anlayışa mı sahip? Eğitimin artması düşünselliği ve sezgiselliğiyi canlandırır. Canlanmış ve büyümüş zihinlerin sayısında artış olur. Bu da o coğrafyada her türlü ilerlemenin gerçekleşmesi demektir. Orası üretim tarlasına ve çok güzel bir yere dönüşür.

Bir anlamda herşey kendi rengini bulur..

Aynen öyle herşey kendi rengini bulur. Ama aksi durumda eğitimsizlik toplumu köreltir Oysa eğitimin gelişmesi, kişiyi sorumlu bireye dönüştürür. Bu da bilinçli, sağlıklı ve refah toplumlar doğurur. Uzun bir girizgâh oldu sanırım. (gülüyor)

Peki bu girizgahtan hareketle ortaya çıkan bu tablonun içerisinde ‘Ziya Azazi’ nerede desem sana?

 En başta şey demiştim hatırlarsan, sezgilerle hareket etmeli ve aynı zamanda bilişsel davranışa da önem vermeli. Çünkü en büyük güç burada doğuyor. Sezgilerle, algılarla, hislerle varolan bilginin bende yarattığı izleri daha iyi görebiliyor ve onunla nereye gidebileceğim konusunda bana fikir verebiliyor. İnsanlar iç seslerini dinlemeli. Bu sesi dinlediğinde, belki başta korkacak, bazı zorluklarla karşılaşacaksın, ancak yerini bulduğunda, çok daha verimli ve mutlu bir yaşama kavuşacaksın. Bunları isteyen, bu mücadeleye hazır olması gerekir diye düşünüyorum.

Ziya, bu iç sesi bir duymamazlıktan gelmek var, bir de duymak ve harekete geçememek var..

Bir sürü formu var. Ama sonuçta gördüğümüz üzere akılda yani içerde bize seslenen diyebileceğimiz ya da evrensel hislerle algılayabildiğimizi düşündüğümüz “sezgi” dediğimiz bir şey var, eskilerin hissikablelvuku dedikleri! Elle tutulur gözle görülür bir şey değil bu ama bilgi sürekli içimizden fırlıyor, fışkırıyor. Bir böyle bir kaynak var, bir de gerçekten gündelik hayatta öğrendiğimiz bu gerçeklikler var. Eğitim programlarımız, tecrübelerimiz, iş dünyamız, ilişkilerimiz gibi. Sürekli bilişsel bir şekilde öğreniyoruz, yani bilincimiz artıyor. İkisinin karışımı da bizi biz yapan şey. İkisini nasıl karıştırıyorsak hayatımız o doğrultuda ilerliyor. Bu oran %1 e %99 mu, yoksa %50e %50 mi gibi değişiyor? Yani “intuition – içe doğuş” ve “knowledge – bilgi” nasıl bir oranda? Bunları tam anlamıyla, mantıklı bir oranda karıştırmak gerekiyor.

Belki tam anlamıyla anlatmakta fayda var. Aslında mühendissin ve beden eğitimi dersine seçmeli giriyorsun ve sonra da dünyaca ünlü bir dansçı oluyorsun. Şimdi ise ‘Dervish in Progress’ – Gelişme ( İlerleme) Halinde Derviş başlığı altında tüm dünyaya ‘dönüş’ü öğretiyorsun..

Aslında şöyle bir özet yapabiliriz. Ben terzi çocuğuyum, kasabada doğdum. 17 yaşımda üniversite okumak üzere İstanbul’a geldim. Teknik üniversitede maden mühendisliği okumaya geldiğimde seçmeli ders ya sanat ya da spor olacaktı. Ben de taşra çocuğu olarak tabi ki sanattan ne anlayayım, sporu seçtim. Sporu seçince beni jimnastiğe yazdılar. Jimnastikte de takla at dediler ve tabii ki kolayca attım. Sonra, sen çok iyisin bizim gruba katılırsan sana 10 veririz dediler. Ben de 10 almak için girdim. Şunu yap dediler yaptım, bunu yap dediler yaptım. Daha çok yapınca daha çok sevdim. Daha çok sevince daha çok yaptım ve derken kurduğumuz grup bir performans yaptı üniversitede. Sonra bu performans çok beğenildi ve biz de aynı performansları üniversite dışına çıkarmaya başladık. Derken bale camiasından Sevgili Hocamız Cem Ertekin’i bilirsin, canım hocam hayatımda çok önemli bir insandır. Bizi aldı bünyesine kattı, onun sayesinde yıllarca büyük bir aşkla dans ettim. Çağdaş bir dansçı olarak doğaçlama temelli her türlü deneyselliğin yapıldığı 4-5 yıl geçirdikten sonra 30’uma yakın yaşlarda ben nerdeyim, ne yapıyorum diye kendimi sorgulamaya başladım. Ve 30 yaşımda şöyle bir durdum. Doğudan gelmiş bir çocuk olarak batı dansları yapıyorsun, senin derdin ne? dedim kendi kendime. Sen gerçekten bale yapmak için mi buradasın? Hayır. Ne peki? Bilmiyorsun, o zaman bul dedim kendime. Böyle bir refleksle yoluma koyuldum. Tesadüfen yani. Belki şunun da etkisi var tabii. Minimalist sanatçıları o zaman çok severdim ve dinlerdim. Halen de öyle aslında. Ama tabi o zamanlar yeni keşfetmiştim ve dinlemeye başlamıştım. Philip Glass, Michael Nyman, Steve Reich gibi minimalist müzisyenlerden bahsediyorum. Onların etkisiyle dansımda değişiklikler gördüm. Tekrara dayalı olduğu için o müzikler ben de dansımda çok basit repetetif hareketler yapmaya başladım. Zıplamalar yerde yuvarlanmalar başladı. Günün birinde de bir tur attım. Ardından o turun bir tekrarını yaptım. Turun tekrarını yapmaya başladığım andan itibaren de bu tur birden dönüşe dönüştü. Dönüşü de uzun süre yapınca yol dervişe gitti.

Bildiğin ne varsa bağladın birbirine aslında.. Bir anlamda teknik bilgi ile içerdeki sesi kısık sesi birbirine bağladın..

Bir bakıma öyle. Yol kendi kendine gitti oraya. Zaten ilk performansların dervişle ya da Sufizm ile hiçbir ilgisi de yoktu aslında. Sadece bir çağdaş dansçı olarak repetetif danslar yapan bir adamdım. Bununla ödül aldım. Avusturya’da ‘Yılın En İyi Gelecek Vaat Eden Dansçısı Ödülü’nü aldım ve bu ödül sayesinde de burs aldım. Sonra da ben artık dönen adam olarak tanınmaya başladım.

Ama Türkiye’de değil, önce yurtdışında tanınmaya başlandın. Kaç yıl sonra Türkiye’ye geldin peki?

Türkiye’ye 2007’de gelmeye başladım. Dönmeye 1999’da başladım.

 7-8 yıl sonra geliyorsun Türkiye’ye? Peki nasıl bir karşılaşma yaşadın? Mevlana dönüyor. Konya dönüşün ilk çıktığı yer. Türk tarihinden bildiğimiz dolu hikaye var. Sen gidiyorsun, bu işi modern bir bakış açısı ile bambaşka bir felsefi özden getirerek ortaya çıkarıyorsun ve bir anlamda yeniliyorsun. yani güncelliyorsun ya da yeni bir yorum getiriyorsun aslında. Hayatımızın içinde olmayan bir şeyi hayatımızın içine sokuyorsun. Çünkü senden başka kimse gidip de Mevlana dönüşünü izledikten sonra, çok güzel diyerek bu yapıyı başka bir modele dönüştürmenin peşine düşmüyor. Sen ama insanlara birden dönüş yapabilme özgürlüğü sunuyor, dönme imkânı sağlıyorsun. Böylece de dönmenin ne demek olduğunu ve neyin dönmek neyin dönmemek olduğunu gösteriyorsun. Bu süreçte pek çok şeyle karşılaştın muhtemelen..

Tabi her türlüsü ile karşılaşıyorsun..

Peki o zaman ne ile karşı karşıyaydın, şu an hangi noktasındasın bu olayın?

Bu soruya başka türlü yaklaşabilirim. Şimdi mesela ustalara baktığımızda Hayyam – TedX konuşmamda da Hayyam’ın çok sevdiğim bu dörtlüğünü kullanmıştım – “Bilge, yüce varlığın seyrine dalar. Cahil ise onda dostluk düşmanlık arar.” der. Yani bilge yargılamaz, gördüğüne bakar. Aa duman, aa ışık, deniz, çöp diye bakar ve herşeyi hayranlıkla izler. Cahil ise onda dostluk düşmanlık arar. Çünkü cahil, gelişmemiş olan zihindir, a kötü deniz, güzel gökyüzü, kirli su diye gördüğü herşeyi ayırmaya başlar. Çünkü cahil darlığı temsil eder. Zihin dar olduğu için kirin neden kir olduğunu güzelliğin neden güzellik olduğunu göremediği için bunda bir çıkar arar.

Dörtlüğün devamı ise şöyle; “deniz deniz olduğu için dalgalanır çöpe sor, hep onun içindir dalgalar” Ben de 30 yaşıma kadar o çöp misali dalgaların arasında gezindiğimi düşündüm ve herşey benim için gibi algıladım. 30’undan sonra ise değişim başladı.

Peki Ziya 20 yıldır dönüyorum diyorsun ama biz seninle ilk sohbet ettiğimizde çok önemli bir şey söylemiştin. Ben çarkları çeviririm demiştin. Ne demektir çarkları çevirmek?

Doğru.. Biri beden çarkı, biri de akıl çarkı.. Beden dediğimiz şey sistemlerden oluşan organizma. Bir yandan motorik sistem var. Yani kas iskelet sistemimiz. Onları kullanarak hareket ediyoruz. İkincisi solunum sitemi. Bu sayede oksijen alıp karbondioksit veriyoruz dışarı. Kirlenmiş olan kanımızın temizlenmesi ve oksijence zenginleştirilmesi için gerekli olan sistem. 3’ncüsü ise dolaşım sistemi. Adı üzerinde taşıyıcı. Heryere oksijen ve besin açısından zengin temiz kan taşıyor, transfer yapıyor. 4’ncüsü ise sinir sistemi. Transfer edilen bu ürünlerin belirli bölgelerde enerjiye ya da yapı taşına dönüştürülmesine ve insanın kendini regenere etmesine -tazelenmesine ya da inşaa etmenin yanısıra güçlendirmesine yardımcı oluyor. Yani tüm bu sistemlerin sayesinde açığa enerji çıkmaya başlıyor. Bu enerjiyi de sinir sisteminde kullanıyoruz. Yani elektrik santrali gibi düşünürsek, bir anlamda kömür yakıp elektrik üretiyoruz. Böylece kaslarıma elektrik yollayıp onları hareket ettirebiliyorum. Sana bakıp konuşabiliyorum ve sen de beni dinleyebiliyorsun. Gelen sesi kulakların alıp beyne gönderebiliyor. Bunların hepsi beden elektriği olduğu için yapılabiliyor. Beden elektriği yoksa sen yoksun, ben yokum. Beyin de bunların hepsinin entegrasyonunu yapıyor. Bana bakıyorsun çayın tadını alıyorsun kafanı sallıyorsun. Klasik müziği dinliyoruz, ışık yandan geliyor. Bunların hepsi data. Bu düşüncelerin hepsinin bir analizi yapıyoruz. Bu entegrasyon-bütünleşme beyinde yapılıyor ve bütün hepsi bu elektrik ile yapılıyor. Ama bunların hepsinin sonunda da farklı haller hissetmeye başlıyoruz. Bu halleri de beyin komutlar vererek hisse dönüştürüyor. Diyor ki bu mutluluk anı, hadi serotonin –mutluluk hormonu salgılayalım. Emir veriyor ve bedenin içinde serotonin salgılanıyor ve biz mutlu oluyoruz. Ya da ne bileyim yağmur yağdı ıslandık gelemedik geç kaldık stres panik beden ısısı düşmeye başlıyor planlar suya düşüyor şikayet etmeye başlıyor organizma ve beyin bunların hepsinin entegrasyonunu yaptığında alarm veriyor. Kötü durum kötü durum diyerek adrenalin salgılıyor çünkü çözüm bulması lazım. Adrenalin de çözüm için çok önemli bir hormondur. Yani sonuçta endokrin-yani hormonal sistem devreye giriyor.

Sanırım dönüş tam da bu noktada devreye giriyor..

Aynen öyle.. İşte biz bilerek bu sistemi aktive etmeye – faaliyete geçirmeye kalkarsak, yani beden çarkını biz çevirdiğimizde motor sistemi hızlandırmış oluyoruz. Ona bağlı olarak da bütün sistemler hızlanıyor. Daha hızlı nefes alıyorsun ve daha fazla hormon üretiyorsun. Özetle dünyanın her yerinde istediğin disiplin kültür mistisizm ıvır zıvır artık ne dersen de atletizm olsun kayak olsun hepsinde bedenin çarkını hızlandırma var. İkinci çark ise akıl çarkı. Sen Duygu’sun ben Ziya’yım. Biz bilinçle şu an burdayız. X tarihinde doğmuş bir Ziya bugün 2019 yılında burada ve ne öğrendiyse ne biriktiyse bu benim bilincim aracılığı ile burada. Ama beni ben yapan sadece bilincim değil.

 Bilinçaltım diye isimlendirdiğimiz ve ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız geçmişe bağlı geçmişten alınan koca bir kütüphanem de var içimde. Karanlık aydınlık her renk var içinde.

Biraz perdenin arkası, görünmeyen kısım..

Big Bang insanlığın kabul ettiği en öte teori. Bilim adamları Dünyamızın en ilerlemiş zihinlerini (bilim adamlarını) düşündüğümüzde bu konuda hemfikirler. Big Bang ile başladı bu evren. Yani eğer bir datadan, bir bilgiden bahsediyorsak o noktadan itibaren bir bilgi oluşmaya başlıyor. Bir kütüphane yazılmaya başlandı bu evrende. Patlama oldu. Önce hidrojen dediğimiz tek elektronlu tek protonlu atom oluştu. Çünkü önce partikül vardı. Partiküller sıkışınca atomları oluşturmaya başladı. Hidrojenler birbiri ile çarpışıp helyum oluşturdu. Helyumlar birbiri ile çarpışıp bir sonraki elementleri yapmaya başladı. Lityum, karbon, oksijen.. taaki en karışık atomlara, radyoaktif maddelere kadar. Bugün bilinen artık 100 küsur element var. Bu elementlerin hepsi evrenin başlangıcından bugüne kadar ki süreçte farklı dönemlerde oluştular. Evren önce gazımsı yapıdaydı, sonra sıkışmalarla galaksimsi görüntüler, yıldızlar ve gezegenler oluşmaya başladı. Özetle 13.7 milyar yıllık bir tarih düşünmeli. Michio Kaku’nun çok sevdiğim bir benzetmesi vardır. Japon asıllı bir fizik Profesörü biliyorsun. Der ki gelin bunu bir mesafe olarak düşünelim. 13.700 km hayal edelim. Bu mesafeyi bigbang’ten bugüne kadarki mesafe olarak düşünürsek, bütün insanlık sadece 200 metredir der. Yani ilk homo sapiens’ten bugüne kadar bütün insanlık 200 metre. Hristiyanlık 2 metre. Müslümanlık 1.5 metre. Ben kendimi ölçersem 5 cm’yim. Ben 5 cm’lik bir adam olarak öğrendiklerime bilinç diyorum ama daha bilmediğim bir 13 bin 700 km’lik bir tarih var. 13.700 km – 5 cm = bilinçaltı. Herşey burada. Dolayısıyla hiçbir şey bilmiyoruz.

İşte o yüzden sahip olman gereken herşey aslında zaten sende.

Bunu bilimsel olarak tarifleyemedikleri için geçmişte, bütün mistikler ‘Ene’l Hakk’ dedi. Ben oyum dedi. Ben Tanrıyım dedi. Bunların hepsi çok güzel şiirsel tarifler ama artık şiirsel tarifler yerine bu gerçeği keşfetmiş insanlar olarak, gerçeği bilinçli bir şekilde hayatımıza sokabilir ve daha efektif – etkili hayatlara gidebiliriz düşüncesindeyim.

Şimdi akıl çarkına geçelim..

Bilinci, varoluş sürecinde toplanan bilgiler bütünü olarak kabaca tariflersek demiştim ya, bahsettiğim tarih de bilinçaltıdır. Bir de bilinçüstünü konuşalım. “Bu tarihle bir ilişkisi olmayan ben, daha önce burada doğmuştum bunu hissedebiliyorum”. “Ben 3 nesil önce Suriye’de yaşamıştım” gibi reenkarnasyon hikâyeleri vardır hani. Dönerken hissettiklerimiz… Hayvansı refleksler hatırlarız, Ağaçtan düştüğümüzü sanarız. Korku kaplar içimizi. Madde olduğumuzu hissederiz. Soğuğu, sıcağı, toprağı hissederiz. Çünkü bunların hepsi tarihte tecrübelenmiştir. Bir zamanlar topraktık, bir zamanlar dinozorduk, maymunduk, fildik; her şeydik. Bunların hepsi bizde kayıtlı olduğu için hayattayken hislendiğimizde duygusal ve düşünsel olarak bu tür tarihsel, geçmişe dönük bir seyahat yaparız. Bilinçüstünde zaman – mekan yok. Bu nedenle kimim ben diye sorduğunda, hiç anlamadığın şekilde yokluk, hiçlik noktasına gelirsin.

Bu normal bir insan için, bu tip konuları hiç irdelemeyen bilmeyen bir insan için bu gerçeklikte biraz fazla gelebilir ama. Anladıktan sonra manayı kurabildiğini söylüyorsun.

İşte bilmeyen anlamaz. Tecrübe etmeye başlayan da şaşkınlık yaşamaya başlar. Bütün hikaye bunun varlığını anlayıp, içine girilebildiğini keşfetmeye başladığında duygusal davranışın ortadan kalkması. Bu gerçeklik olarak addedilen şey ortadan kalkıyor çünkü. İzlediğim bir belgeselde şöyle tarif ediliyor. Beynin pariyetal lob denilen bir bölümü benlik duygusunu, mekandaki koordinasyonun zaman – mekan algısını ölçen, bedenin nerde bittiğini ölçen bölümü. Örneğin, meditasyon esnasında yapılan bir ölçüm gösteriyor ki; o bölgedeki kan dolanımında bir azalma oluyor. Azalma olduğu için de pariyetal lob dükkanı kapatıyor. Dükkanı kapatınca da doğal olarak hiçbir şeyi bilmiyorsun.

İşte o esnada zaman yok mekan yok hiçbir şey yok diye algılıyorsun demek…

 Bu bilinen, tespit edilmiş ve başa gelen bir şey. Benlik hissi, zaman – mekan hissi tamamen yitiriliyor. Eskiden bu bilinmediği için buna övgüler yağdırılıyordu. Adam çok spiritüel – ruhani. Bir oturuyor yok oluyor deniliyordu. Dervişler saatlerce dönünce farklı bakılıyordu. Halbuki çok basit. Bu lob kapandığı için olmaz denilen her şey oluyor, olabiliyor.

Bu nedenle ‘Dervish in Progress’te seninle beraber dönenler, dönmenin ne demek olduğunu anladıktan sonra uzun süre ve aralıksız olarak dönebiliyor. Yani dönüş yapabiliyor…

Aynen öyle. Zaten o nedenle çarkın dönmesiyle beraber beyinde yok oluşlar bir bakıma anlamsızlık olmaya başlıyor ve ‘overconsciousness’- bilinçüstü olarak tariflenen bir yere bağlanma gerçekleşiyor. Çünkü geçmişime ait bir şey değil bu. Şimdiki halime ait bir şey de değil, garip bir şey oluyor. Bilincimin içinde oluyor ama onu tariflemek için de bilinçüstü diyoruz. Bir kere bilinç var, ben varım yani 50 yaşındaki Ziya var, bilinçaltı var, bir de bilinçüstü var, başına bu tür şeyler gelen bir Ziya var. Hepsi burada beyinde oluyor. Aynı beyinde oluyor. Neden oluyor? Elektrik akımının farklı oluşundan kaynaklanıyor her şey.

O zaman gündelik yaşam içerisinde akıl ve beden çarkı aynı anda mı dönmeli?

Şöyle anlatayım.. Nasıl beden çarkını döndürüyorsam, akıl çarkımı da döndürmem gerekiyor. Beden çarkı dönerse akıl çarkı da döner. Her yerde ve her şeyde döner. Diskoda, yüzerken, sporda, sevişirken, ormanda gezinirken.. Her yerde olabilir. Eğer ben akıl çarkını frenlemezsem -biz egoyuz ve ego bilinçte kalmayı tercih eder çünkü güvenlidir, bu yüzden frenler kendini- müsaade eder de teslim olursam -o yüzden teslimiyet denir. Bilinçaltımın ve bilinçüstümün de görünmesine müsaade edersem- doğal olarak ben beynimde seyahatler yapmaya başlarım. Geçmişe, geleceğe, fantastiğe, nereye istersem oraya giderim. Bir sürü yere gidebilir halde olurum. İşte o yüzden bu iki çark döndü mü, oldu bu iş. İster sufi ol, ister budist, ister koşucu ol, bahçedeki bahçıvan ol. Kim olursan ol, gerçekte olmak istediğin ne ise, kim isen o olursun. Kimsenin kendini yüceltmesine gerek yok. Sadece bazıları daha hızlı aktive eder bazıları daha yavaş aktive eder. Alkolü içersin şaraptır hafiftir alkol düzeyi yüksek içkiyi içersin çarpar. Aynı bunun gibi.

Bu nedenle mi kayıp da kazanç da anın içinde olduğunu belirtiyorsun.

Ben şöyle diyorum, beden ve akıl çarkının dönmesi durumunda insan kendinden öte, derin bir gerçekliği görmeye başlıyor. Çarkların dönmesiyle beraber insan sığ benlikten derin benliğe geçiş yaşamaya başlıyor. Çünkü gündelik hayat sığ benliktir. Bilince temellenmiş, egoist, çıkarcı, hatta cahil davranış sergileyen bir benlik vardır, çünkü hayatta kalmaya endekslidir. Ama kişi çarkları çevirip özgürleşmeye, teslimiyete doğru yöneldiğinde kendini karıştırmış olduğu için, çırpmış olduğu için içini, içi kalkmaya başlar. İçi de çoktur. Her birimizin içi çok. Hepimiz hayranlıkla bu çokluğu izleriz. Ağlatsa da güldürse de üzse de bunun karışması bizi çok etkiler. O yüzden biz ‘spirituelite spirituelite’ deyip dururuz dünyanın her yerinde.

Ne demek bu ‘spirituelite’?

Şunu görürüz, ben yalnızca yaşadığım ben değilim.Yani bu spirituel (ruhani) dünyaya girme arzumuz, ihtiyacımız bundan doğar. “Bir ben vardır bende, benden içeri” demesinin sebebi bu değil mi Yunus Emre’nin? Çünkü içini kabartmış oluyorsun ve daha fazla elektrik üretmiş oluyorsun. Daha fazla elektrik ürettiğin için de daha fazla hücre beyninde aktive edilmiş oluyor. O yüzden daha çok düşünüyorsun. Daha çok düşününce de daha çok duygu yaşıyorsun. Çünkü daha fazla hormon üretiliyor. Gündelik hayattan daha fazla duygu ve düşünce yaşadığın için de kendini dolu hissediyorsun. Bizim trans dediğimiz şey de bu. Meğer ne çok hikaye varmış diyorsun. Birim zamanda gördüğüm hikaye, yaşadığım duygu çok daha fazla olmaya başlıyor. O yüzden biz bunun müptelası olmuş oluyoruz.

Dönerken de bu yaşanıyor mu aslında.. O yüzden mi dönüşe karşı bir müptelalık söz konusu oluyor..

Aslında evet, dönerken bu yaşanıyor ama spor yaparken, yemek yerken, yüzerken de yaşanıyor. Eğer kendimizi o ana teslim edersek, edebilirsek işte o zaman bu yaşanıyor. Anın içinde çok dosya var çünkü.

 İşte o yüzden anda kalmak bu demek. O dosyaların hepsini alabilir olmak. Herşeyi var edebilmek ve istediklerini de eş zamanlı olarak yok edebilmek demek..

Aynen öyle. Sadece yaptığın etkinliğe bağlı olarak miktar değişebiliyor. Dediğim gibi şarabın sarhoş edişi ile alkol düzeyi yüksek içkinin sarhoş edişi aynı değildir. Dönüş bu anlamda çok güçlü bir enstrüman.

Peki dönüşü bilmeyen biri için nasıl anlatırsın? Dönüş adama ne yapar? Ne zaman döneceksiniz, ben de gelmek sizinle beraber dönmek istiyorum diyor dönüş müptelaları.. Neden ve nasıl deniyor bu? Bu nasıl bir lehçedir?

Dönüşte bizim yaptığımız şey sana anlattığım bu iki çarkın çevrilmesidir. Ama bunu süslemek istersen, dönüşün şiirselliğine girersen, döndüğün zaman kendine dönersin, Allahın ile bir olursun, haktan alıp halka verirsin gibi şiirsellikleri söyleyebiliriz. Ama bana soracak olursan, bu lisan dünyanın dört bir yanında anlaşılabilen bir lisan. Mevzumuz sarhoşluk, yani çarkları döndürmek. Çünkü bizim bu sarhoşluğa hem bedeni hem de aklı özgürleştirmemiz için ihtiyacımız var. Kim olduğumuzu hatırlayabilmek için. Çünkü ben sadece yaşadığım sığ ben değilim. Gerçek benlik çok daha büyük.

Ziya, geleceği ve ilerde yaşanacak olan dünya düzenini düşünürsek sence insanlık olarak şu an yaşamın neresinde, hangi evresindeyiz? Ne olması gerekiyor ki nereye evrilelim? Dönen insanlar, spiritüel insanlar, mistikler.. bu işin neresinde? Dünya, insanlık nereye doğru gitmeye çalışıyor? Bir söylem vardır ya hani saat 3’teki uçağa herkes çok istese de binemeyecek. Uçak kaç kişi alabiliyorsa o kadar kişi binebilecek. Hazır olan, o bileti almaya manevi anlamda birikimi wolan, doğru zamanda doğru yerde olabilen binebilecek. Bunu daha ruhsal bir ifade ile açıklarsak, değişime hazır olan, ruhsal anlamda özgürleşmeye, sığ dünyadan çıkış yapmaya hazır olan için Dünya gelecekte başka olacak diyebilir miyiz?

Yuval Harari’nin “21’nci yüzyıla 21 öneri” diye yeni bir kitabı çıktı, hayranlıkla okuyorum. Benim için Harari’nin kitapları 21’nci yy’ın kutsal kitapları gibi. Adam antropoloji profesörü, dahiyane bir zeka olarak o kadar güzel çözümlemeler, tespitler ve tahminler yapıyor ki.. Mesela diyor ki biz maymundan sapiens’e evrilirken bulgular gösterdi ki; beynimiz yaklaşık 600 gramken, geçen 200.000 yıllık zaman içinde bugün 1200 gram. 200 metre demiştim ya hani bütün insanlık için, toplam 200 metre… Yani ikiye katlandı beynin hacmi. Çünkü eskiden insan maymundu ve sadece hayatta kalma refleksi ile var olan bir organizmaydı. Yani soğuktan, düşmandan kaçardı. Sonra düşünmeye başladıkça Homosapiens, yani maymun düşüne düşüne beynini büyüttü, düşünen maymun oldu. Spor Salonu’na gidip kas yapmak hattına girdi. Diyor ki; şu an bizim geldiğimiz yer yeni bir evrim yani transformasyon dönemi. Biz Homosapiens’ten Homodeus’a doğru ilerliyoruz, Tanrımsı insan olmaya doğru gidiyoruz. Nasıl ki herkes maymun kaldı biz sapiens olduk, şimdi de herkes sapiens kalacak bazılarımız ise Homodeus olacak. Homodeus nedir? Tanrımsı insan. Peki Tanrımsı insan nedir? Multi personality (çoklu kişilik), Multi talented (çoklu yetenek), Multi national (çok uluslu), her konuda Multi olan bir insan; çok boyutlu insan. Artık mevzu millet değil ırk değil cinsiyet değil ahlak değil hukuk değil. Bunların hepsi software (yazılım). Hepsini değiştirebilirsin çünkü. Mesela eskiden sermaye topraktı. Krallar döneminde krallar vardı ve toprak işçisi vardı, halk vardı. Sonra topraktaki işçi makina oldu, endüstriyel dönemde. Makina sermaye oldu, makinaya sahip olan kişi patron oldu. Geriye kalan da işçi oldu. Şimdi günümüzde de sermaye data olacak yani datayı toplayan homosapiens, homodeus’a doğru evrilecek. Çünkü o bütün datayı kullanarak biyoteknolojilerle yapay zeka yapacak. Belki bedenini kaslarını büyütüp değiştirebilecek. Ömrünü uzatabilecek. Gözüne ekstra kamera koyacak. Kulağına ekstra mikrofon koyacak. Telefonu beynine inşa edecek. Bütün çipler bedeninde olacak, implant yapacak. Yani daha üst bir organizmaya doğru evriliyoruz. Bunlar Homodeuslar, bizler ise zavallı duygusal maymun olarak mı kalacağız? Etrafa baktığında “ay insanlık ne oluyor?”, “batıyoruz! inanamıyorum bu kadar makina ile ne yapacaklar!?” gibi duygusal bir durum söz konusu. İstediğimiz kadar duygusal kalalım, bu süreç çoktan başladı bile ve son hız ilerliyor. Eğer biz insanlığı korumak ve sürdürmek istiyorsak yol yakınken bu duygusal egolarla çıkarcı davranışlarla ignorant (cahil) reflekslerle “ay benim ülkem, benim saçım” diyerek ayrımcılık yoluna girmememiz gerekiyor. Özetle, datanın bilgi olarak kullanılması ve gerçekliğimizin bu olduğunun hatırlanması gerek. Benim yapabileceğim en iyi şey aldığım her yeni bilgide ustalaşmak ama aynı zamanda da duygularımın tadını çıkarmaya devam etmek. Duygunun tadını çıkarmaktan da kastım hüzün, mutluluk, x y z duygularının ne demek istediğini okuyup onların mesajlarını öğrendiğim data ile çözmek ve ilerlemek. Çünkü insanlık bu yöne gidiyor. Eğer bu yapılırsa insanlık varoluşunu sürdürebilir. Yine Michio Kaku’ya döneceğim. Der ki; dünyada şu anda iki trend var. Biri ignorancy (cehalet) biri ise knowledge (bilgi). Cehalet toplumların gelişmesini engelliyor. . Diğer trend ise knowledge yani bilgiyi takip edenler. Onlar ne yapıyor? Gidiyor üniversite üzerine üniversite okuyor. Sanatı takip ediyor. Dünya nereye gidiyor sorusunun peşinden gidiyor.

 Bir anlamda kendisinin en üst seviyesine çıkmak için çaba sarfediyor. Her geçen gün ilerliyor, yerinde saymamaya, her gün bir adım daha ileri gitmeye çalışıyor..

Tabii, bir Elon Musk’ı düşünsene ! 17 yaşında Ana Britannica’yı bitiren bir zihin olarak bugün Tesla’yı kurdu, space x’i kurdu, Amerikan hükümeti ile 2023’te tamamlanmak üzere dünyanın etrafına uzayda 12000 uydu yerleştirip bu 12000 uydu arasına bir ağ kurup, bugüne kadar hiç olmayan bir internet ağı oluşturmak için sözleşme yapıyor. En hızlı internet ağı olacak. Bu ne demektir, ciddi anlamda bir tekel demektir. Şimdi bir yandan Elon Musk var bir de benim babam var. İkisi de insan. Babamı aşağılamak için söylemiyorum. Ben ve Elon Musk. Ben maymun o ise üst insan. Böyle bir evrim var dünyada şu anda. Biz de şu an maymunlar olarak burada böyle eğleniyoruz. Benim saçım seninkini döver, ben senden daha ünlüyüm, benim param senin parandan daha çok gibi garip oyunlar içerisindeyiz. Herkes birbirini kandırıyor. Yaşadığını sanıyor. Bunların hepsi sığ benlikler. İşte o nedenle döndüğü zaman insan gerçekliği görmeye başlıyor. İnsanın içi kabarıyor ve ağlamaya başlıyor. Çünkü insan hiçliğini görüyor. Kendini kandırdığını görüyor. Kani Karaca’nın “Canı, cananı kurban eyleyen gelsin bu meydana” der. Hakikaten cesaret ister. Her baba yiğidin harcı değil. Çünkü adam şişirmiş kendini CEO olmuş, buyur gel, dön diyorsun teşekkür ederim ben almayayım diyor. Çünkü dönmeye başladığı andan itibaren hiçliğini görecek.

Ziya, peki Türkiye Atölyelerin yakında olacak mı? Olacaksa ne zaman olacak? İstanbul için neler planlıyorsun? Seninle dönüş yapmak isteyenlere nasıl bir yol haritası verebilirsin?

Sıradaki Türkiye Atölyelerimiz 25-30 Haziran’da Antalya’da, 2-4 Ağustos’ta Bolu’da, 7-13 Eylül’de Datça’da inzivalar formatında olacak.

Bir de geçen yıl başlattığımız International DIP-TEP (Uluslararası DIP-Eğitmen Eğitim Programı)’mız var. Katılımcıları “temel bilgiler” eğitimini tamamladı. Şimdi “formasyon” eğitimlerine devam etmekteler. Aynı zamanda yeni bir sınıf daha açıldı! Mezunlarımla beraber de Konya’ya Şeb-i Aruz Haftası’na gittik. Türlüsünden etkinliklerimiz, zaman içinde artarak sürecek ve gelişecek. Bu anlamda, herkesi bu etkinlikler içinde yer almaya çağırıyorum.

Ayrıca şöyle güzel bir müjdemiz var! İstanbul’un en sevilen ve bilinen sanat merkezlerinden biri olan DASDAS’ta 25 Mayıs Cumartesi akşamı NEO DERVISH adlı gösterimiz olacak! 3 Müzisyen arkadaşımın eşlik ettiği, 2 bölümden oluşan 70 dakikalık bu performans, Sufizm’de de konu olan yaşamın basamaklarını, insan olmanın zorluğunu konu ettiğimiz bir çalışma!

Konsept/Koreografi/Dans: Ziya Azazi Prodüksiyon: Stefan N.Sterev

Davul ve Vurmalılar: Aleksandar Petrov Elektronikler: Ivan Shopov

Ney: Burak Malçok

Işık: Francesco Servettini Kostüm: Ischiko & Müge Erses Süre: 70 dk (2 Perde)

İçerik Yazısı:


Dönüş, soyutla bağa girmenin bir biçimi olarak görülmüş ve her zaman sağladığı tinsel, duygusal ve düşünsel açılımlar dolayısıyla yüceltilmiştir! Bu dansı Sufizm ve Mevlevilik de bünyelerine katmış ve ritüelleştirmiştir. Neo Dervish performansı da, dönüş danslarına temellendirilmiş, DERVISH IN PROGRESS (DIP) terminolojisinden beslenen çağdaş bir dans gösterisidir. Bu performansa canlı müzik olarak eşlik eden ney, vurmalı çalgılar ve elektronik müzik, farklı zaman ve çağların seslerini üreterek, seyirciye tinsel, duygusal ve düşünsel zenginlik sunmayı amaçlamaktadır.

Yine DASDAS İstanbul’da 22 Mayıs’ta “Sanatsal bir enstrüman olarak DIP” adlı bir sunumum olacak. İKÜ TEDx’e de misafir edilen bu sunumda, DIP’nin bireylerde nasıl pozitif açılımlar sağladığını anlatıyorum.

Duygu Merzifonluoglu

Duygu Merzifonluoglu

Bu Yazıyı Beğendiyseniz...

Cansın Ersöz

Ağustos 5, 2019

Cansın Ersöz

Temmuz 16, 2019