Yürümenin felsefesi ve yürüyüp gidebilmek üzerine…

İçimizde konuşup duran, toplum baskısının ve korkuların öğrettiği kelimeleri tekrar eden papağanları serbest bırakmanın zamanı…

“Kopmak zordur. Bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir. Fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar.” – F. Nietzche

İyi ya da kötü, hepimiz gündelik alışkanlıklarımızın mahkûmuyuz. Sabah kahvesini içmeden ayılamayanlar, spor salonuna gitmeden o günü yaşadım saymayanlar, toplantı stresini atmak için, çıkar çıkmaz ilk iş, bir sigara yakanlar… Hayatımızı kendimizi “iyi” hissetmek için gerekli olduğunu düşündüğümüz ne varsa onlarla dolduruyoruz. Bir yandan, her sabah aynı saatte uyanmaktan, aynı yolları yürümekten, aynı işleri yapmaktan çok sıkılıyoruz ama diğer yandan bu olağan düzeni bozacak olası herhangi bir gelişmeden de ölesiye korkuyoruz. 

Alışkanlıklarımız, gemimizi tehlikeli, bilmediğimiz sulara açılmaktan alıkoyan demirden çapalar gibi bizi olduğumuz yerde tutuyor. Oysa ki fazlasını istemek, belki de insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özellik. Bu dürtü sayesinde yeni okyanuslar, kıtalar keşfettik; dünyayı ayağımıza getiren yepyeni teknolojiler icat ettik ve hayatımızı kolaylaştıracak nice yeniliklere imza attık. Ne var ki, yine aynı dürtümüz yüzünden kendimizi şehirlerde yaşayan ve tüketim denizinde boğulan, sinirleri bozulmuş canlılara çevirdik. Çünkü her zaman “başka bir şey” arzuluyoruz. Her zaman daha fazlasını istemek insan ırkını takdire şayan kılan bir özellik ama aynı zamanda mutsuzluğumuzun da ana kaynağı.

Çünkü, biz şehir hayatını yaşayanlar için, hayatımızda eksik olan o, “daha fazlasının” dükkanlarda satılmadığını anlamak bir zaman alıyor. Ne zaman ki, istediğinizi düşündüğünüz şeylere – iyi bir iş, yüksek bir maaş, kıdemli bir pozisyon, yeni bir ev ya da aklınızdaki her neyse – sahip oluyorsunuz, onların size mutluluk getirmediğini ancak o zaman fark edebiliyorsunuz.

Alışkanlıklarından vazgeçmeyi göze almak

Ne var ki, tüm bu süreç, yani enerjimizi ve zamanımızı “daha fazlası” için harcamak, asla yararsız bir çaba değil çünkü, bir şeyden vazgeçebilmek aşamasına gelebilmeniz için önce ona sahip olmanız gerekiyor. Yalnız, burada derin bir tuzak bizleri bekliyor: O da bu kadar emek ve yatırımdan sonra, elimizdeki bizi mutsuz etse bile, vazgeçmeyi göze alamamak. Yani, alışkanlıklar…

İşte, dünya üzerinde milyonlarca insanın mutsuz olmasının ve yine milyonlarca kişisel gelişim kitabının yok satmasının ana sebebi de bu: Eşya ve insan formunu almış derin bir mutsuzluğa tutunmaya çalışırken, bir yandan da bu mutsuzluğun üzerine çıkmaya çalışmak. Kökten değişikliklerle değil, ufak tefek, ince ayarlarla yaramıza merhem olmak. Bu kadar yoga kursu, yaşam koçu, nefes terapisi, kuantum semineri boş yere doğmadı. Yine, elimizde olandan “daha fazlası” için derin bir ihtiyaç vardı.

Oysa, atladığımız nokta şu: Vazgeçmek demek süreçte öğrendiğimiz, dönüştüğümüz insandan vazgeçmek anlamına gelmiyor.

Yürüyüp gidebilmenin hafifliği

Bu kadar zaman ve emek harcanmış işleri bırakıp gitmeye gönlümüz elvermiyor. Sanki, uğruna bu kadar çok çalıştığımız, fedakârlık yaptığımız şeylerden vazgeçmek olacak iş değilmiş gibi geliyor. Oysa, atladığımız nokta şu: Vazgeçmek demek süreçte öğrendiğimiz, dönüştüğümüz insandan vazgeçmek anlamına gelmiyor. Yola, öğrendiğiniz her şeyi cebinize koyarak ve mutsuzluğundan yürüyüp gidebilme cesaretini göstermiş bir insan olarak çıkıyorsunuz. Hiçbir emeğiniz veya hiçbir dakikanız boşa gitmedi. Öğrendikleriniz hayatınızın sonuna kadar size ışık tutmaya devam edecek.

“Daha fazlası” konusuna geri dönecek olursak, bunun son çıkan telefon modeline sahip olmaktan öte bir arzu olduğunu anladığınız an geldiğinde, ulaşmak için önüne geçilemez bir arzu gelip tüm zihninizi ele geçiriyor zaten. O zaman, ‘yürüyüp, gitmek’ çok da zor gelmiyor.

İçler acısı bir medeniyeti reddetmek 

Yürümenin, vazgeçme eyleminin metaforu olarak kullanılması boşuna değil. Frédéric Gros, “Yürümenin Felsefesi” adlı kitabında, yürümeyi, çürümüş, yabancılaştıran, içler acısı bir medeniyeti reddetmenin ifadesi olarak tanımlıyor.

“Uzun yürüyüşlerde, bu içten vazgeçişin getirdiği özgürlüğü bir anlığına da olsa yaşarsınız. Uzun süre yürüdüğünüzde ne kadardır yürüdüğünüzü ya da varış noktasına ulaşmak için ne kadar yürümeniz gerektiğini kestiremediğiniz bir an gelir. O katı zorlukların ağırlığını omuzlarınızda hissedip, “Bu da yeter bana,” dersiniz, ”Hayatta kalmak için daha fazlası gerekmez ki. Bu şekilde günlerce, yüzyıllarca devam edebilirim.”  Nereye, niçin gittiğinizi zar zor hatırlarsınız, o da geçmişiniz veya saatin kaç olduğu kadar önemsizdir artık. Kendinizi özgür hissederseniz, çünkü cehennemle yaptığınız anlaşmanın, isim, yaş, meslek, özgeçmiş gibi eski işaretlerini hatırladığınız her an hepsi son derece gülünç, önemsiz ve gerçek dışı görünür gözünüze.”

Belki de içimizde konuşup duran, yalnızca toplum baskısının ve korkuların öğrettiği kelimeleri tekrar edip durmaktan başka bir işe yaramayan papağanlarımızı serbest bırakmanın zamanı gelmiştir.

Papağanları serbest bırakma zamanı

Son 2 yıldır, gerçekten çok uzun yollar yürümüş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Konum, meslek hatta isimden bağımsızlaşmak kadar insanı özgür kılan başka bir şey daha yok. Bundan beş yıl önce, 35 yaşıma girerken, iki gün süren bir depresyonun esiri olduğumu hatırlıyorum. 35 yaşında, hayatın neresinde olduğunu bilemeyen, zamanını beyhude heveslerin peşinde harcadığını düşünen ve artık yaşlanmakta olduğuna inanan bir insandım o zamanlar.

40 yaşıma bastığım günü, yaşlanma kavramından özgürleşmiş, her yaşın belli gerekliliklerinin olması önyargısını kırmış bir zihinle kutladım. Eski hayatımda duyduğum endişelerim, gülünç ve yersiz geliyordu o an gözüme. Peki bu noktaya nasıl vardım? Yanıt çok basit: “Yürüyerek.” Tabii ki kolay olmadı. Eşyalarımı kolilere yerleştirirken nasıl ağladığım dün gibi gözümün önünde. Ne kadar korktuğumu çok iyi hatırlıyorum… Hata yapıp yapmadığımı düşünerek geçirdiğim uykusuz geceleri de öyle. Yine de bugün olduğum yerde duruyorsam, yürümeye başlamamın sayesinde.

Gogol Bordello’nun “It is the way you name your ship” şarkısında dediği gibi; “Papağanına kekelemeyi öğrettin, şimdi onun gevezeliğinin esirisin. Bil ki, gemine ne isim verirsen, aynen o şekilde gideceksin.”

Belki de içimizde konuşup duran, yalnızca toplum baskısının ve korkuların öğrettiği kelimeleri tekrar edip durmaktan başka bir işe yaramayan papağanlarımızı serbest bırakmanın zamanı gelmiştir.

Kim bilir, belki de onun boş dırdırına kulak asmayıp, uzunca bir yürüyüşe çıkarsak, omuzumuza neşeli şarkılar söylen bir kuş konacaktır. Ya da daha iyisi, alışkanlıklarımızdan uzaklaşırken kopardığımız bağların yerine, yepyeni birer kanat çıkacaktır.

Denemeye değmez mi?

Şölen Yücel

instagram.com/solen_yucel

facebook.com/eatravels

Kolektif House Ekibi

Kolektif House

Bu Yazıyı Beğendiyseniz...

Cansın Ersöz

Aralık 4, 2018