İÇİMİZDEKİ DÜNYA 3. BÖLÜM

‘Yeni Dünya’ Röportaj Serisi

Konuk: Sinan Ergin

Bölüm 3: İnsan neden kanser oluyor ve kanseri yenmek için neden önce kanseri anlamak gerekiyor?

Kanser konusunda ne düşünüyorsunuz?

Mesela enteresan bir şey söyleyeyim size.. Kanser ikilikten oluşan bir şeydir. Yani siz onu mu yapayım bunu mu yapayım, böyle mi olsun, öyle mi olsun kavgasının içerisinde kaldığınızda hücreye ne yapıyorsunuz? Beyinden bir emir gönderiyorsunuz. Bütün hücrelere hadi şunu yap diye emir göndermişken aynı anda bir emir daha gönderip neden yaptın diyorsunuz. Devamlı suçluluk ve pişmanlık hissi var. Ardından yine bir emir daha gidiyor acaba bunu mu yapsam onu mu yapsam diye. En sonunda hücrelerden bir tanesi diyor ki dinlemek istemiyorum ben bu emirleri. Yeter artık diyor. İşte biz buna isyankar hücre diyoruz. Sonra yandaki hücreye gidiyor, baba gel sen de katıl bana diyor, sonra oluyorlar tümör. Esasında enteresan bir şey var. Kanseri neden tedavi edemiyorlar sonuçta insan vücudu 4 ila 7 hafta içerisinde – organına göre – yeni hücreler geliştiriyor. Peki bu yeni hücre 0 geliyor olması lazım niye kanserli geliyor acaba? Çok enteresan bir şey. Çünkü hücre akıllı bir varlık. Zeki değil ancak akıllı bir varlık. O akıllı varlık ne yapıyor? Ben doğduğumda midem nasıl hazmedeceğini bilmiyor ama zaman içerisinde öğreniyor. Yeni hücre geldiğinde o da öğrenmiş vaziyette geliyor. Benim o bilgiye ihtiyacım var. Ama çektiğim psikolojik acılara ve sıkıntılara ihtiyacım var mı esasında. Yok. Ama psikolojik acı ve sıkıntılar da onunla beraber geldiği için kanser devam ediyor esasında. Ana temel nokta bu. Fakat enteresan bir olay daha var. Kanseri ne kadar öldürürsen öldür yeniden doğuyor. Çünkü kanser yaşamak isteyen bir hücre. Esasında yaşamak isteyen bir hücreyi öldürmeye çalışmak ölüme davetiye çıkarmaktan farklı değil. 

Ne yapmak lazım?

Önce kanser olmanın ne demek olduğunu anlamak lazım. Kanser herkeste olan bir şey. Herkeste olabilir. Bunu aktiviteye geçiren bir şeyi kendi içsel çatışmanıza bakmanız lazım. Problemlerinize bakmanız lazım. Ölmeye karşı olan müthiş korkunuza, endişenize ya da isteklerinize bakmanız lazım. Ama eğer öyle bir şey ile karşılaşırsanız da problem kanser değil problem diğer taraflar. Eğer onu fark edebilirseniz kanser otomatik olaraktan yok olur. Ben bunu şirketlere de anlatıyorum. Şirketinizde problemli bir adam var ne yaparsınız? Çok önemli. Ne yapmanız lazım? Eğer onu bir şekilde bütünlüğünüze yeniden kavuşturabilirseniz, ayırmazsanız çatışmacı olmazsanız, kavgacı olmazsanız, iyi dinlerseniz, anlamaya çalışırsanız o sorun çözülür. Ama eğer adamı iyi dinlemezseniz, vakit harcamazsanız, bir şey yapmazsanız o problem büyümeye başlar. Aynı zamanda adamı işten çıkardınız başka birini aldınız ama başka bir yerden sorun yine devam edecek demektir. Demekki insan esasında bütünlüğünü kaybettiğinde herşeyi kaybetmeye başlıyor. Mesela tıbbın şunu araştırması lazım. Kalp neden kanser olmuyor? Bu çok önemli. Kalp krizi geçiriyorsunuz. 

Siz bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Çünkü kalp müthiş bir enerji merkezi. Çok yüksek bir enerji merkezi hem de. Demekki enerjinizin yüksek olduğu yerde kanser oluşmuyor. Ama enerji dengenizde bir düşüş oluşursa kalp krizi geçiriyorsunuz. O yüzden enerjiyi taklit edebilsin diye kalp pili takıyorsunuz oraya mesela. İnsan enerjisini nerede düşürdüğünü ve nerede yükselttiğini çok iyi biliyor olması lazım. Örneğin bir tane ev yapıyorsunuz kendinize. Evin içinde regülatör ve jeneratör var. Ama insanın regülatörü ve jeneratörü yok. Halbuki içerisi tamamen elektrik kaplı. Yani ruh dediğiniz şey elektrik esasında. Eğer o elektrik fazla veya az geldiğinde onu yönetebilecek bir yapınız yoksa yandınız demektir. O zaman kalp krizi geçireceksiniz ya da sıkıntı yaşayacaksınız. Spiritüel çalışma burada devreye giriyor işte. Eğer bir insan farkındalığını arttırırsa, bir şeyin farkında olduğunda, otomatik olarak regülatör ve jeneratör çalışmaya başlar. Ana temel nokta bu esasında. Farkında olmak. Siz düşüncenin, dış dünyanın, herşeyin farkında olmaya başladığınızda bu yavaş yavaş içsel dünyanıza girdiniz demektir işte. Yani  insan  bunu birbirinden insan ayırır bilmiyorum. Ruh ve beden birbirinden ayrıldığında ölüyorsunuz. O nedenle hayatın da bir bütünlük içine girmiş olması lazım. Bence burada spiritüel hocalara, kişisel gelişim uzmanlarına çok iş düşüyor. İş dünyasını kötülemeye gerek yok. Tam bir bütünlük içinde olmamız gerekiyor ki yeni bir iş dünyası kurabilelim. 

Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz peki? Spiritüel hoca olarak mı?

Ben, toplumların ve insanların özgür olması için konuşan bir adamım. Çünkü insan özgür olmadığı sürece hiçbir şeyin bir anlamı yok. Ben hiç bir title ve tanımın doğru olduğuna inanmıyorum. Herhangi bir tanım da kullanmıyorum o yüzden. Spiritüel dersem diğer tarafı dışlamış oluyorum çünkü. Ünvanların dışına çıkmak için burdayım zaten. Ne yazayım şimdi kartıma yönetim kurulu başkanı mı yazayım? Benim için bu aşamada bu tanım konusu komik ama gençler açısından başlangıçta güzel olabilir. Ben her zaman şunu söylüyorum. Mesela eğitimlerde ‘paranın hiçbir önemi yok’ diyor biri. Ben de ‘paran var mı?’ diye soruyorum. ‘Yok.’ diyor. O zaman önemi yok tabi. Paran olması lazım sonra önemi yok demen lazım. Önce bir şeyleri başarması lazım insan. Titr, tanım, meslek sonra da – kaybedebilir veya bırakabilir – ondan vazgeçmesi lazım. Ben mesela genel müdür olmayı, direktör olmayı çok istemiştim ama olduktan 1-2 hafta sonra bu durumun da gayet normal olduğunu farkettim. Çok da bir şey değişmiyormuş esasında. Ama önce ona ulaşmak lazım. Ulaşmadan önce mundar demek, yanlış görmek doğru değil. 

Ferrarisini satan bilge gibi..

Evet mesela Ferrari alabilirsiniz. Kötü bir şey değil. Alın ve binin. Keyfini sürün. Ama etrafa hava atmak için aldıysanız orada bir problem var o zaman. Yarın Ferrari’yi kaybedebilirsiniz. Hayat bu yani. O zaman otobüse binersiniz. ‘Vayy benim ferrarim vardı’ derseniz gene problem var. O da olur, o da olur. Bu kötü bir şey değil ki. İnsanoğlu maddesel dünyayı tü kaka olarak görmemeli ama maddeye de bağımlı olmamalı. 

Ne demek bu maddeye bağımlı olmamak?

Maddeye bağımlı olduğunuz zaman madde sizi yönetir. Mesela krizdeki en büyük problem nedir? Varolan sermayenizi gücünüzü, emeklerinizi kaybetme korkusu. Hatta krizin de nedeni budur zaten. 

‘Bu dünyada yalnız kalırım, yardıma ihtiyacım olur ve kimse bana yardım edemez, ben de kendime yardım edemem, o zaman ne olacak?’ Bilinci bu aslında..

Evet.. Çünkü bir şeye bağımlı olduğunuzda artık sizi o bağımlı olduğunuz şey yönetiyordur ve özgür değilsinizdir. Bu bir mevki olabilir, para olabilir ya da eşiniz olabilir yani. Fakat burada kritik nokta şu. O mevkiyi, o parayı ya da o eşi var eden kişi sizsiniz. Kişi bütün o bağımlılıklarını bıraktığı zaman otomatik olarak bir özgürleşme başlar. Düşünceye, dış dünyaya ve maddeye olan bağımlılığınız da biter. Ama bu onların değersiz olduğu ve onları bırakıp dağın tepesine çıkıp orada kalmak anlamına gelen bir şey değil. Günün sonunda yine su içeceksin, demekki bir şeye bağlısın hala. Ama bağlısın, bağımlı değilsin. Mesela o nedenle bütün dinlerde, paganlarda bile fasting, oruç tutmak vardır. Oruç nedir esasında? Rutin olan, bağımlı olduğun herşeyi bırakmakla ilgilidir. 

Çünkü aslında bu hayatta bırakamam dediğiniz herşeyi bırakabilirsiniz..

Aynen öyle.. Bizlerin hayatında en büyük bağımlılık neye olan bağımlılıktır? Yemek yemeye. Şimdi oruç tuttuğunuz zaman yemek yemeye olan bağımlılığınızı bırakabiliyorsanız hayatınızla ilgili çok önemli şeylerde de bunu yapma şansınız var demektir. Mısırlı firavunlar gibi öldüğümüzde bütün herşeyimizi alıp mezara koyamayacağız. Önemli olan nokta şu. Madde güzel bir şey çünkü siz yaratıyorsunuz. O sizi yaratmıyor. Bizim en büyük sıkıntımız bu. Maddenin bizi var ettiği ile ilgili problem yaşıyoruz. 

Son kitabınızın adı ‘Canlı Yaşa’.. Peki insanlar ölü mü şu anda?

İnsanlar ölüden daha öte rüyasal ve zombisel bir durum içinde şu an. Çoğu spiritüel hoca der ki.. Dünya gerçekliğinin yanında öbür taraf daha gerçek. Ben ise bu dünyanın çok gerçek ve güzel olduğunu görüyorum. Gerçekten cennetin de burada olduğunu görüyorum. İnsan rüyada olduğunda gerçekten hiçbir şey anlamayabilir. O yüzden bu dünyanın gerçek olup olmadığını da anlamayabilir. Çünkü insan rüyadayken de rüyada olduğunu bilmiyor. Gece rüya gördüğünüz zaman heyecanlanıyorsunuz, koşuyorsunuz onu gerçek zannediyorsunuz. Demekki beyin yani zihniniz rüya gördüğünde eğer onun gerçek olduğunu düşünüyorsa ve gerçekten yaşadığını düşünüyorsa o zaman kendimizi sorgulamamız lazım. Biz gerçekten şu anda herşeyin farkında olarak canlı bir biçimde yaşıyor muyuz? Canlı yaşamak demek korkudan, endişeden, bağımlılıklardan kurtulmak demek. Eğer bunlardan kurtulabilirseniz ki, hepsi mümkün, canlı olabilirsiniz. İnsanlar der ki korkularımızdan kurtulabilir miyiz?

Ama bu noktada önce insanların korktuğunu bilmesi anlaması ve kabul etmesi lazım. Çünkü insanları zaten korku bu hale getiriyor. 

Öyle ama başka bir problem daha var. Korkudan besleniyor insanlar. Acıdan besleniyorlar. Yani insan mesela korkusuz olabileceğini düşünemiyor. Halbuki bu çok mümkün olan bir şey. Neden korku dolu yaşamak istesin ki insan. 

7 nesil geriden böyle geliyor çünkü.. savaşlar var, ölümler var, acı var..

Ama korku şöyle bir şey; mesela ben sizi yönetmek istiyorsam korkutmam lazım. İşte o zaman da kölelik başlıyor. İnsan korkunun bir gerçeklik olmadığını fark edebilir. Tehlike ve korku arasında çok fark var. Tehlike şu anda karşılaşmış olduğun bir sıkıntı ya da bir olay olabilir. Ama tehlikedir o, korku değildir. Korku karşılaşabileceğini düşünmektir yani. Türk halkının enteresan huyları vardır mesela. Kötü gün için para biriktirir. İyi gün için biriktirmez. Sonra da başına kötü bir şey gelir. O para ile onu kapatmaya çalışır. Bu sefer egosu da der ki ‘ne kadar akıllıyım, iyi ki biriktirmişim bu parayı.’ der. Bu tam bir saçmalık. 

Egoyu susturmak, zihni susturmak, korkuları yok etmek ve sonuçta özgürleşmek dediğimiz hikaye bu aslında. 

Evet çünkü şöyle bir şey var. Yok etme savaşı verirseniz, savaş verdiğiniz yeri büyütürsünüz. Fakat farkında olursanız onun içine düşmezsiniz. O farkındalık sizi son derece özgür bir hale getirmeye başlar. Bu öykünün içerisinde tabiiki bir çok şeyi de bilmemiz lazım. Kendimi güvende hissetmek için toplumsal bazı milliyetçi kurallar koyuyorum mesela. Ülkelerle sınırlar yerleştirmeye çalışıyorum. Çeşitli yerlere bağlı olmaya çalışıyorum. Kulüplere, derneklere ya da dinlere. Bir şeylere bağlı olarak kendimi güvende hissetmeye çalıştığım kabilesel bir hayat devam ediyor. Yani bu aslında çok eskiden kalma, insanın tabiat ve ormana karşı göstermiş olduğu beraber olalım da bu koca hayvanlarla ve tabiatla baş edelim felsefesi. Ama şu anda böyle bir derdimiz yok. Bakarsanız bütün ana problemlerin de ayrımcılık ve bölünmeden geldiğini görüyorsunuz. Benim toprağım senin toprağın. Senin yerin benim yerim. Benim inancım senin inancın gibi kavgaların vermiş olduğu konular çatışma yaratıyor. Ama bir insan spiritüel bir zekaya sahip olduğunda birlik ve bütünlüğün ne kadar güçlü olduğunu anlar ve ayrımcılıktan birlik ve bütünlüğe geçer esasında. İnsan bir bireydir diyoruz. Birey bir’den gelir. Bölünmemiş parçalanmamış demektir. Demekki benim bir birey olmam için önce kalben, ruhen ve beynen bir olmam lazım. İçimde çatışmalar varsa ve eğer bölünmüşsem daha ben insan olamamışım daha evrim tamamlanmamış demektir. Daha birey değilim yani. O yüzden yapıyı çok iyi farketmek lazım. 

Peki dünyadaki ilk insanlar döneminden bugüne gelirsek. Dünyada o ilk günlerden bugünlere oldukça fazla şey yaşandı ve biliyorsunuz bilinç giderek belli bir noktaya kadar düştü. Fakat sonra bu düşüşün ardından bir farkındalık başladı. Bu farkındalıkla beraber de aynı sizin hikayeniz gibi insanlar kendi içlerinde belli bir takım yolculuklara çıkmaya başladılar. Bu yolculuklar sayesinde önceki düzeni yakıp yıkarak yeni bir düzen kurup, bunu etraflarındaki insanlara aktararak birilerini daha kendi yanlarına çekmeye, kurtarmaya başladılar. Şimdi bundan sonraki etap şu mu? Ben de senin gibi bunları bunları yaşadım, gel sen de bu tarafa. Fakat tabi herkesi birden ordan buraya geçirmek mümkün değil peki o zaman insanlığı, bizi ne bekliyor? Bu psikolojiye sahip olan, işin içinden çıkamayan insanlar için yolculuk ne? Kendileriyle kalıp mı çıkmak. Cevap nedir? Buradaki beklenti ne? Gelecekte ne var?

Ben şu anın kötü olduğunu düşünerek ya da geleceğin daha iyi olması için bir yola çıkmadım esasında. Ben şu anki hayatın da çok güzel olduğunu düşünüyorum. Yani çok dengeli olduğunu ve iyi olduğunu. İlla birilerini uyandırıcam diye bir misyon da edinmedim. Ama sadece insanlığın bir şeyi farketmesi üzerine ilerliyorum. Özgürlüğünü. Çünkü çok önemli. Bir insanın acıyla, dertle, tasayla ilerlemesi gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü toplum ve dünya çok acılar ve savaşlar yaşadı. Ben insanların hala bundan ders çıkartmadıklarını görmeleri gerektiğini düşünüyorum. Acı burada bir ilham olmamalı. Spiritüel hocaların öyle bir şeyi vardır. Keder, üzüntü ile ben bir olgunlaşayım, ben çok acılar çektim sonra farkettim gibi. O değil aslında. İnsan acı çekmeden de acının ne olduğunu algılayabilir ve anlayabilir. Ben artık aklını kullanan bir toplumun bittiğini, teknoloji ile beraber yapay zekanın geldiğini ve bizlerin daha zeki ve bilge insanlar olmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insanın üzerine düşen bütün görevleri robotlar ve yapay zeka yapacak zaten. Bir yerden sonra rutin olan bütün işlerinizi onlar yapacak zaten. Peki o zaman insan ne yapacak? İnsan bilgili mi olacak? Hayır. Google’da bir sürü bilgi var zaten. Ama ‘bilge’ olmamız lazım. Bilge içerden gelen bir şey. İnsan bu yola doğru gidiyor şu an. Bilgelik yoluna. Bunu da hakediyor. O zaman yaşadığı dünyanın da bir cennet olduğunu farketmeye başlayacak. Yani ana temel noktası burası. O yüzden ben şu anki bütün kaotik yapıları, krizleri ve bütün sıkıntıları esasında yavaş yavaş yeni bir doğumun belirtisi olaraktan görüyorum. Bir anne bağırıyor şu an hastanede. Çocuk çıkıyor ordan. Çocuk bağırıyor, ağlıyor ama hepimiz çok seviniyoruz. Çünkü çocuk nefes aldıkça, oksijen aldıkça ciğerleri yanıyor. Ama herkes çok mutlu oluyor. Çocuk yaşadığı için. Ben şu anda onun heyecanını yaşıyorum. Çocuk bağırıyor ama nefes alıyor. Yavaş yavaş bunun ne kadar güzel olduğunu farketmiş olacak. O yüzden kötüye gitmeyecek yani. Çok daha iyi olacak herşey. Çünkü biz bütün kötüleri yaşıyoruz ve görüyoruz zaten. Teknoloji ve bilimin çok önemli bir pozisyonu var. İnsanlığı kölelikten kurtaracak olan yapılardan bir tanesi de esasında teknoloji. Yapay zeka, robotlar, tüm yeni sistemler..

İşte o noktada kendi ability’mizi en iyi olduğumuz yeri ve kendi özgürlüğümüzü elde etmiş olarak düzeni daha da ileriye götürme evresine gireceğiz zaten..

Doğru ve böylece insan, bilgiye bağımlı olmayan, öncelik vermeyen ama insana değer veren insan, bilgeliğin çok önemli olduğunu farkedecek. Çünkü geçmişe baktığınızda şunu görüyorsunuz. Geçmiş hayatımız çok fazla bilgi arayışı ve bilginin önemli oluşu ile geçti. İlk zamanlarda bedenimizi tanıdık, sonra beynimizi anlamaya başladık, sonra da o beyni geliştirmekle uğraştık. Şimdi de bir sonraki aşamaya geliyoruz. O da ruhsal yapımızı anlamak. Sonra bu üçünün, yani beden, beyin ve ruhun birleşmiş olduğu dönemi yaşıyor olacağız. İlerde göreceksiniz ki bilim adamları ile din adamları aslında aynı şeyi konuşuyorlarmış. Zaten ilerde beraber çalışacaklar. Müthiş bir şey oluşmuş olacak. Tabi bu birlik dünya birliğine doğru giden de bir yol aslında. O zaman bütün herşeyimiz değişmeye başlayacak. Çünkü insan ilkokuldayken başka şeyler öğreniyor. Ama yukarı doğru çıkması için ilkokuldaki bilgileri bırakması lazım. Bütün öğrendiğimiz bilgiler, dini öğretiler, bilimsel öğretiler, bunların hepsi yavaş yavaş başka bir döngüye doğru geçmeye başlayacak. Onun için de müthiş bir transformasyon yaşıyoruz esasında ve bizler çok şanslı nesilleriz. Bunu görebilen nesiller. İşte o nedenle çok iyi olacak.

Duygu Merzifonluoglu

Duygu Merzifonluoglu