İÇİMİZDEKİ DÜNYA 2.BÖLÜM

‘Yeni Dünya’ Röportaj Serisi

Konuk: Sinan Ergin

Bölüm 2: İnsan üst düzey bir hayattan birden vazgeçtiğinde sonrasında ilk karşılaştığı güçlük ne oluyor?

Çünkü neye ne kadar harcayacağını bilmiyorsun.. Peki o ilk aylar nasıl geçti mesela.. Üst düzey bir hayattan birden nasıl vazgeçtiniz ve sonrasında da ilk karşılaştığınız güçlük ne oldu?

Karar şöyle oldu aslında. Ben bir gece öyle, hani durup dururken yine ne oldu bilmiyorum, böyle insana bazen enteresan şeyler oluyor, birden ‘istifa etmeliyim ve bırakmalıyım’ dedim. Ama istifa etmenin, bir patron olmakla ve kendi şirketini kurmakla bir ilgisi yoktu. Kendini tanımak ve anlamakla ilgili bir şeydi. Tam da doğru bir zaman olduğunu düşünüyordum. Ama iş yaparsam da ticaret yapmayacağıma karar vermiştim. Yani bir mal alayım bir mal satayım gibi, bu tipte bir iş yapayım düşüncem yoktu. Hemen sabahına gittim ve istifa etmem gerektiğini duyurdum. Pek inanmadılar hatta. Bunlar olur dediler. Genç yaşlardasınız daha, bunu çok yaşayan var, sen bir 3 ay tatil yap, geri gel dediler. Ama çok kararlıydım. Tamam peki dedim. Ama o süreçte çok enteresan bir şey oldu. Bir ay sonra be sefer enerji sektöründen çok büyük bir şirketten de GM olma teklifi geldi. Beni yemeğe götürdüler ve ikna ettiler. Sabahına işe başladım. Müthiş bir şirketti esasında ve benim için önemli bir deneyim olacaktı. Kocaman bir oda verdiler, arabalar şunlar bunlar.. Ben o gün işe başladığım gün dedimki eski şey takip ediyor seni ve bu iş olmayacak. Gittim adamcağıza dedimki ‘ben ayrılmak durumundayım.’ İlk gün hem de. ‘Ne yanlışlık var, ne oldu?’ dedi. ‘Hiçbir yerde bir yanlışlık yok. Yanlışlık bende.’ dedim. Hatta şimdi verdiğim ‘karar alma’ eğitimlerini bu yaşadığım süreçten çıkardım. Seçim yapmak nedir? Karar almak nedir? felsefesi tam olarak ordan gelen bir şey çünkü.

Bu hayattan gerçekte ne istiyorsunuz aslında tam olarak onu sorguladığınız an tam da o anmış aslında..

Tabi aynen.. O günlerde yaşadıklarımı sonrasında bir eğitim formatıyla ilerlettim. Mesela şu anda ne yapıyorum ben? İnsanların spiritüel hayatları ile iş hayatlarını birleştirmeye çalışıyorum. Benim için iş dünyası çok önemli bir kavram. Çünkü kim olduğunuz ya da olmadığınızı da anladığınız yer orası esasında. Şöyle bir örnek vereyim. Hep beraber bir mabede çekilebiliriz. Bir dağa çıkabiliriz. Ama orada bunu anlayamayabiliriz. Çünkü anlamak için zorluklarla, sıkıntılarla karşılaşmak lazım. Hayatın problemleri ile karşılaşmak lazım. O zaman içsel dünyanızdaki oluşumun orada ne yaptığını görebiliyorsunuz. Bir kişi kendisini ermiş ilan edebilir. Çok büyük bir guru olduğunu düşünebilir. Müthiş bir adam olduğunu da düşünebilir. Ama bir 6 ay şöyle aktif çalışan bir iş dünyasına girdiğinde ne yapacağını görmek lazım. Eğer o kargaşa, problem ve sıkıntı içerisinde gerçekten bütünlüğünü bozmadan kalabiliyorsa işte o zaman gerçekten bir şeyler olmuş demektir. O yüzden ben bu iki dünyanın bir bütün olduğunu, birbirinden ayrı olmadığını ve birleştirilmesinin gerektiğine inanıyorum. Çünkü aslında baktığınızda iş dünyasının zorlukları ile hayatın zorlukları aynı. Vazgeçmek, bırakmak ile ilgili bir yere gidiyor insanlar. Bu sefer de ordan başka bir şey çıkıyor. Bir şirkette CEO olmak nirvanaya ulaşmak sevdasına dönüşüyor. 

Ama gerçekte böyle bir şey yok.. İki dünya birbirinden ayrı değil..

Evet yok.. Bu ikisi birbirinden ayrı şeyler değil. Esasında spiritüel yanı güçlü kimselerin iş dünyasında olması demek hümanizmin ve insan değerinin yeniden ortaya çıkmasını sağlayacak. Çünkü böyle bir insan insana değer verir. Maddeye öncelik vermez. İlk önceliği insandır çünkü. İnsana değer veren bir yapı oluşmaya başlayınca o zaman bizim bu Y kuşağı gençlerimiz de iş dünyasının bu acımasız gaddar yapısından kurtulmaktan başka bir noktaya gelmeye başlayacak. İş dünyası bir felsefik okul haline gelmeye başlayacak. Gerçek olması gereken de burası yani.

İçinde bulunduğumuz dünyada şöyle bir algı var şu an.. Spiritüel tarafta biraz vakit geçiren ve kendini biraz olsun bulan, anlayan insanlar kurumsal dünyadaki insanlara şunu diyor: ‘Ayrıl ! Hemen çık!’ Ama bu noktada kurumsal dünyadan ayrılmak çözüm değil. Önemli olan orada kim olduğunu anlayarak orayı dönüştürmeye çalışmak. Dönüştürebilmek için ne yapabilirim’in peşinden gitmek, öyle değil mi? 

Kesinlikle öyle. Geçen gün bir eğitim verirken bir kişi ‘hocam ben bu sorunları çözdüm.’ dedi. ‘Nasıl çözdün?’ dedim ben de. ‘Negatif insanlarla görüşmüyorum.’ dedi. ‘Hayatımdan çıkartıyorum hepsini.’ dedi. ‘O zaman kendini de çıkarman lazım.’ dedim. 

Bunu biraz açalım 🙂 Çünkü bu düşüncede olan çok insan var. Şöyle açıklamalar yapanlar var hatta. ‘Benim enerjim çok yükseldi. Ben artık olayları farklı görüyorum. O yüzden bazı insanlarla ilişkim kalmadı. Görüşmüyorum..’ Aslında burada görmüyorum dediğimizde kimi görmüyoruz?

Ayrımcılığın olduğu yerde bir kere çatışma var. İkiliğin olduğu yerde hep bir çatışma var. Ben aydınlandım, ben iyiyim, ben çok pozitifim sense çok kötüsün, negatifsin, aşağı sevidesin bilinci olursa o zaman çatışma devam eder. Ayrım varsa çatışma vardır. Aynı biçimde kendi içinde de bir çatışma yaşıyorsun anlamına geliyor bu durum. İnsan kendisi de negatif yani aslında. Bakın benim sizin negatif olduğunuzu söyleyebilmem için, yani sizin kötü olduğunuzu söyleyebilmem için bende bir negatiflik, kötülük olması lazım. Yani başka türlü bunu böyle görmem mümkün değil. Demekki insanın aslında kendisini eğitebilmesi için bu tip antagonistlere, bu tip düşmanlara, bu tip yanlış insanlara da ihtiyacı var. Çünkü kritik nokta şu, o yanlışlıklarla karşılaştığınızda bir şey çözüyorsunuz. Mesela bakın bütün peygamberlerin hayatına. Bazen benzer benzeri çeker derler. Alakası yok. Zıtlar dünyası var esasında. Bir peygamber ne yapıyor etrafına. Bir sürü düşmanı var onu öldürmeye çalışan, çarmıha germeye çalışan. Ne kadar felaket varsa adamlar hepsini yaşıyorlar. Demekki olay öyle değil. Ancak bu adamlar hala bozulmadan kaldıkları için Peygamber olabiliyorlar. Yani eğer bozulsalardı, eğer onlara benzeselerdi otomatik olarak öyle bir şey olması mümkün olmayacaktı. Demekki yapı gereği çok önemli bir konu var burada. Enteresan bir örnek vereyim. Mesela Gandhi, İngiliz sömürgesini kovarken hiçbir eylemde bulunmamış adamcağız. Kavga etmemiş, savaş çıkarmamış. Hiçbir şey yapmamış. Ama eylemsizlik de müthiş bir güç aslında. İngilizleri gönderiyor, sonra arkasından Hindu’lar ve müslümanlar birbirlerini öldürmeye başlıyorlar. Ülkeyi sen yöneteceksin ben yöneteceğim diye çıkar kavgaları var. Bu arada Gandhi de Hindu bir adam ve dini bir lider aynı zamanda. Hindu’lardan bir tanesi gelip diyor ki Gandhi’ye, ‘Gandhi, çocuğumu öldürdüler. Sen hala böyle oturacak mısın?’ O da diyor ki ‘Git bir bak , müslümanlarda da sizin tarafınızdan babası öldürülen çocuklar var. Onları evlat edin. Sen de onların babasını öldürüyorsun.’ diyor. Şimdi tabi böyle bir şey oluşunca adam kızıyor ve basıp gidiyor. Bunun üzerine Gandhi ne yapıyor biliyor musunuz? Tek yaptığı şey oruç tutmak. ‘İki taraf birleşene kadar ben oruç tutacağım. Ne yiyeceğim ne içeceğim, hiçbir şey yapmayacağım.’ diyor.  Aradan 20 gün geçiyor. Tabi Hindu’lar da Müslümanlar da çok seviyorlar Gandhi’yi. Artık 30’u geçmiş 40 güne doğru gidiyor Gandhi. Çok sevdikleri için geliyorlar ve diyorlar ki ‘sen bu şeyi bırak biz barıştık.’ Yani anlatmaya çalıştığı şey bütünlük ve birlik esasında. Aydınlanmak demek bir şeyi anlamak demek esasında, birliği ve bütünlüğü anlamak demek. Esasında kişisel bütünlüğünüzü farketmeniz yani kalben, ruhen ve beynen farketmeniz, sonra da dışardaki herşeyin bir bütün olduğunu farketmeniz demek. Aynı şeyi mesela Mevlana da söylüyor. Diyor ki, şeytanı dahi ayırmam yaradandan dolayı. 

Peki burada kalp, ruh ve duygu durumları ile ilgili durum ne? Bir şeyi hissettiğimiz için mi yapıyoruz, sevdiğimiz için mi yapıyoruz yoksa diyelim ki fikir ve zihne uygun bir yol var, o zaman asıl gücü nerden alıyoruz? 

İnsanın düşüncesi çok negatiftir. Çok problemlidir. Çok sıkıntılı olabilir. Fakat senin aydınlanmış olduğunu ben nereden anlayacağım. Şöyle. Düşüncelerine acaba kapılıyor musun, yani düşünceler mi seni yönetiyor yoksa sen mi düşünceyi yönetiyorsun? Eğer düşünce beni yönetiyorsa o düşüncenin tesiri altında ben herşeyi yapabilirim mesela. Ama eğer yönetmiyorsa, düşünceyi farkederim, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu anlamaya başlarım. Düşünce son derece önemli çünkü düşünce sonrasında bir görsele dönüşüyor ve tutku, kimyasal salgı ve sen eylemini neden ve nasıl yaptığını bilmiyorsun. 

Peki düşüncenin beni yönetip yönetmediğini nerden anlarım?

Aslında zaten gerçek spiritüel taraf dediğimiz taraf bu taraf. İnsan refleksle harekette bulunuyor. Şimdi mesela ben gidip sana vurursam ya ağlarsın ya da kalkıp bana vurursun. Bu bir refleks hareketidir. Aynı biçimde düşünce de refleks hareketi ile çalışıyor. Düşünce geçmişten geldiğine göre, sana ait olabilir, anne babana ait olabilir, çevreden olmuş olabilir ve yavaş yavaş çevrenin de etkisiyle beraber bu bir karaktere dönmüş olabilir. Ama doğru olmayabilir. Her bilgi doğru olmadığı gibi, her düşünce de doğru değil. Ama eğer ben bunun farkında değilsem o düşünce bir görsellikle beraber kimyasal bir salgıyla ben bir eyleme geçiyorum. Birini sevebilirsin birini dövebilirsin. Ama hiçbiri senin kontrolünde senin bilgi birikiminde olmayabilir. Ama böyle bir adamın bir şirket yönettiğini düşünün. Full önyargılar içerisinde. Full koşullanmalar içerisinde ve o kişi de binlerce insanın sorumluluğunu almış bir vaziyette gözüküyor. Demekki öyle bir şey oluyor ki düşünce insanı yönettiği sürece insanın özgür olması imkansız. Özgürlük sadece işi gücü bıraktım, herşeyi bıraktım, hayatı bıraktım demek değil esasında. Özgürlük insanın bütün önyargılarından ve düşünce yapısından özgürleşmesi ile ilgili bir şey. Bunu farketmediğin sürece gerçeği ve doğruyu göremeyeceksin yani. İnsan eski rutin hayatını devam ettiriyor çünkü. Bir insan bir şeyin yanlış olduğunu görüyor fakat bırakamıyor. Mesela düşününki ben size sigaranın ne kadar sağlığa zararlı olduğu ile ilgili bir eğitim verebilirim. Ama sigarayı bırakmazsınız. Bırakmıyor beyin. Beyin neden acaba alışkanlığı bırakmıyor? Mesela yanlış olduğunu bildiği halde çalıştığı o kurumsal şirkette çalışmaya devam ediyor. Neden acaba?

Bunu söyleyen çok insan var. Ayrılmam gerektiğini biliyorum ama bir türlü yapamıyorum, ayrılamıyorum.. 

Mümkün değil çünkü orası alışkanlık. Beynin en çok istediği şey güvende olmak. Güzel bir şey, doğru bir şey yapıyor aslında ama o güvende olmayı alışkanlıkla karıştırıyor. Bir şeyi – bunun kötü ya da iyi olması önemli değil – alışkanlık haline getirdiyseniz eğer beyin orda kendini güvende hissediyor. 

Doğru yerdeyim ben, dokunma bana diyor. 

Aynen öyle. O yüzden de onu bırakması imkansıza yakın. Yani istekte bulunabilirsin, konuşabilirsin, planlar yapabilirsin, ama eğer düşüncenin seni yönlendirdiğini, alışkanlığın ve güvenin nereden geldiğini anladıysan o zaman bir hafta durursun şöyle bir. O zaman bir farkındalık oluşur. Mesela sigarayı bırakmak isteyenlere diyorum ki bir tane sigara için ama farkında olarak için ve o sigarayı içerken yanınıza kimseyi almayın, o sigaranın dumanını için, ateşini hissedin, herşeyini hissedin. Bir sigarayı böyle içersen eğer ikinci sigarayı yakamazsın. 

Yemek yerken de aynı şey geçerli..

Evet tam bir farkında olmak. Mesela yönetim kurullarında ben ara sıra toplantılara giriyorum danışmanlık verirken. Bugün kim geldi diyorum. Biz geldik diyorlar. Onu anlıyorum diyorum ama kim geldi. Eğer bir insan mesela yönetim kurulu toplantısına girerken negatif mi pozitif mi olduğunu anlamazsa bütün düşünce yapısı ordan geleceğinden dolayı alacağı kararlar da ona göre olmuş olacak. Dolayısıyla da doğru karar olmayacak. Demekki insan spiritüel yapısı içerisinde eğer ki biliyorsa ben çok negatifim diyorsa ona sormak lazım. Ne yapmamalısın bugün? Karar almasam iyi olur galiba diyor. Bak, o zaman spiritüel hayatla eylemlerin birleştiği bir hayat ortaya çıkıyor ve burda bir zeka parıltısı oluyor. 

Peki şirketlerde çok ani kararlar alan, sinirli ve öfkeli insanlar kendi içindeki iç huzuru henüz yakalayamadığı, henüz spiritüel tarafı ile barışık olmadığı için mi bir takım kararları bu şekilde alıyorlar..

Kesinlikle. Ama bazen de ‘acting’ yani rol yapıyor olabilirler dikkat etmek lazım. Yani mesajı öyle vermeye çalışıyor olabilirler. Belki karşısında ancak öyle algılayacağını düşündüğü insanlar olduğunu düşünüyor olabilir. Yani gerçekten sinirli de olmayabilirler. Genellememek lazım. Ama çoğunluk için bu dediğiniz çok doğru. 

Ben artık hastaneye gitmiyorum dediniz. İnsanın istemezse ölmeyeceği veya isterse öleceği gibi bir kavram, yemek yeme konusu, alışkanlıklardan vazgeçme ve bir takım şeyleri olduğu hali ile kabul etme ya da etmeme konusunda sarılınması gereken şey ne peki?

Spiritüel bir hayatı anlayabilmemiz için bir eliminasyon gerekiyor. Sana ait olmayanları elimine ettiğinde ortaya saf, temiz bir şey çıkıyor. Sana ait olmayan ne demek esasında dışardan aldığın herşey. Toplumdan aldığın, eğitimlerden aldığın, aile kültürü hepsi. Hepsini bıraktığın zaman gerçekten acaba ‘kimsin’, bunu farketmeye başlıyorsun. Ne geçmişte yaptıkların ne de yapmak istediklerin esasında. İşte o zaman saf bir bilinç ortaya çıkıyor. Bütünlük ortaya çıkıyor. Bunu sadece ben de söylemiyorum. Tıp da söylüyor. Eğer insan bütünlüğünü farkederse, kendisine ait olmayanları elerse eğer, o eliminasyondan bir hafifleme oluşur. Aynı zamanda orda müthiş bir birlik bütünlük oluşur. Çatışma durur. Hastalıkların yüzde 99’u tamamıyla psikolojik problemler ile ilgili. Yani zihinle ilgili problemler bunlar. Hatta ve hatta genlerden gelen hastalık dediğimiz şey bile zihnin yaratmış olduğu bir olay. Genlerden dolayı bir şey geliyor olsaydı aynı evde büyüyen her iki kardeş de aynı olurdu. Ama aynı değiller. Hareketleri, ruhları, bilinçleri farklı hatta tam zıtlar bile. Beyin aynalama tekniği ile ilgili olarak kendine bir kurgu yaratıyor. Örneğin çocuk 7 yaşına kadar babayı örnek alması lazım. Eğer erkek çocuksa cinsiyetinin tam olgunlaşması için bu gerekli. Fakat örnek alırken ne yapıyor? Beyin aynalama tekniği ile onu olduğu gibi örnek alıyor. Bu noktada sevip sevmemesi önemli değil. Babasının bütün herşeyini örnek almaya başladıkça babası eğer 40 yaşında kalp krizi geçirdiyse başlıyor şöyle demeye ‘Babam kalp krizi geçirmişti bende de olabilir mi?’ Doktora gidiyor. Doktor da aynı şeyi söylüyor.

Aile diziminde bunlar tamamen bu şekilde çıkıyor.. 

Kesinlikle. Çünkü zihin müthiş derecede güçlü bir varlık ve hakikaten o kalp krizini organize etmeye başlıyor. Sen eğer her gün kalp krizi olabilir miyim diye düşünmeye başlarsan işte o noktada kalp krizi olmak istemiyorum demenin bir faydası yok. Çünkü isteyip istememek değil esasında tamamiyle sen kendini neye kodladıysan neye inanıyorsan o olmak durumunda. Başka şansı yok. Bu ana bir felsefe esasında. Yani aynı şeyi alın iş dünyasına götürün. Mesela Ocak ayında bütçe toplantıları başlıyor. Hocam inanmazsak yapamayız diyorlar mesela. Bütçe toplantısı nedir? Bir yıllık bütçeyi yapıyorlar. Türkiye gibi yerde, o bütçe için kavgalar dövüşler yapılıyor. Ama tek konuşulan şey aslında ruhsal durumlarındaki yapıları. Eğer adam korku doluysa bütçe yapısı ona göre, başka bir tipteyse de ona göre oluyor ve bununla ilgili sürekli kavga ediyorlar. Hastalığın ise enteresan noktaları var. Hastalığı bir misyoner gibi görmek lazım. Bir haberci esasında. Bütünlüğünüzü kaybettiğinizi, kendinizi kaybettiğinizi, farkındalığınızı kaybettiğinizi size söyleyen müthiş bir haberci. Haberciyi öldürerek sorunları çözemiyoruz. Verdiği mesajı anlamamız lazım. Dinlememiz lazım. 

Antidepresanlar bu haberi duymamızı engelliyor mesela..

Aynen. Doktora gidiyorsunuz mesela. Ülser var diyor. Ne yapacağız? diyorsunuz. Ya mideyi alalım ya da talcid kullanın ya da bilmem ne kullanın diyor. Nedir sorunun? diye soruyor. O da – Stres diyor. Peki okey ama bununla ilgili hiçbir şey yapmıyoruz. Yani stresi çözmekle ilgili bir şey yapmıyoruz. Mideyi nasıl tedavi edebiliriz diye başlıyoruz. Mideyi tedavi edersem stres durduğuna göre nereye gidecek bunun etkisi? Başka bir yerden çıkması lazım demekki. Demekki bütünsel tıp olmadığına göre lokal bir tıp yapıyoruz. Yani sadece mideyi tedavi etmeye çalışıyoruz. Ama sorunu tedavi etmeye çalışmıyoruz. Bataklığı kurutmaya çabalamıyoruz. Biz haberciyi öldürmekle uğraşıyoruz. 

Duygu Merzifonluoglu

Duygu Merzifonluoglu

Bu Yazıyı Beğendiyseniz...

Cansın Ersöz

Ağustos 5, 2019

Cansın Ersöz

Temmuz 16, 2019