BEYNİMİZ BİZİ YILLARDIR KANDIRIYOR

Bir illüzyonist ve eski Google çalışanının, teknolojinin beynimizi kandırma ve davranışlarımızı etkileme yöntemleri üzerine masumane itirafları.

Tristan Harris, kendini bir arkadaş olarak tanımlıyor. Sahip olduğu tüm kimliklerin yanında bazen yalnızca böyle anılmak istiyor. Ancak bugüne kadar içinde bulunduğu dünya, ona beynimizin olağanüstü becerilerinin yanında aslında zaman zaman kandırılmaya da ne kadar açık olduğunu öğretmiş. Yolu Google ile kesişmeden önceki illüzyonistlik kariyeri boyunca bu alanda kendini geliştirmiş. Onun rehberliğinde zihnimizin bize oynadığı oyunlara göz atalım.

Yeni Bildirim Peşinde Geçen Hayatlar

Bir mobil uygulama olsaydınız, insanları nasıl kendinize bağlardınız? Aslında mobil uygulama olma ihtimalinizi şimdilik bir kenara bırakalım ve cümlenin ikinci kısmına odaklanalım: İnsanları nasıl kendinize bağlardınız? Onlara bir vaatte bulunarak. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, bu vaadinizin sürekli olmaması ya da kesinlik içermemesi. Yani vaadiniz, bir ihtimalden ibaret olmalı; rastgele, beklenmedik ve şaşırtıcı. Uzun lafın kısası, işi şansa bırakmak bizi kendine bağlıyor.

Teknoloji dünyasında da tasarımcılar bu alışkanlıktan faydalanıyorlar. Telefonumuzu günde ortalama 150 kez kontrol ediyoruz, sizce her biri bilinçli mi? Elbete hayır, birçoğunda psikolojik yemi yuttuğumuz ve yeni bildirimler beklediğimiz için o telefon cebimizden çıkarılıyor. Bildirim ikonunun kırmızı noktası peşinde kendimizi yoruyoruz.

FOMSI, Yeni Nesil FOMO

FOMO kavramına henüz aşina değilseniz açalım: Fear of Missing Out, yani bir şeyleri kaçırma korkusu. Hayat akıp giderken geride kalma hissi. İnsanların sizden çok daha fazla eğlendiği ve sizin sıkıcı, rutin hayatınıza sıkışıp kaldığını yanılgısı. Bir tür sosyal dürtü. FOMO’nun teknolojik alanda geçerli bir üst versiyonu FOMSI ise işi bir adım ileri taşıyor: Fear of Something Important. Yani bu kez önemli bir şeyleri kaçırdınız. Mesele sadece kaçırmak da değil, kaçırdığız şeyin önemli olması durumu.

Artur Luczka / Unsplash

Mobil uygulamalar ve birçok internet sitesi, teknolojik gelişmelerin rüzgarına kapıldığımız durumlarda FOMSI’yi uyandırıyor. Olası bir e-posta, mesaj, beğeni ya da ilişki ihtimali gördüğümüz hiçbir alandan rahatlıkla çekilemiyor, yarattığımız profilden uzaklaşamıyor, takibi bırakamıyoruz. Çünkü vazgeçtiğimiz an önemli bir şeyleri kaçıracak olma düşüncesi genellikle galip geliyor.

Ancak diğer yandan, daima bir şeylerin kaçtığı ve bu durumun doğal olduğu gerçeğini kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Açamadığımız telefonlar, geç gördüğümüz e-postalar ya da farkına varmadığımız mesajlar olacak; FOMSI’yi bilinçli olarak biz yarattık ve istediğimizde bu kaygıdan ne kadar hızlı kurtulabildiğimizi görünce, şaşırmamak elde değil. Birkaç saatliğine de olsa teknolojinin nimetlerini rafa kaldırmak durumunda olduğunu bir etkinlik düşünün, örneğin aylardır beklediğiniz bir konserde geçirdiğiniz saatler. Siz oradayken kim nerede, kiminle, ne yapmış soruları o kadar hızlı ortadan kalkıyor ki siz sadece, anı yaşayarak geçirdiğini saatlere odaklanıyorsunuz. Sonuçta, eğer ne kaçırdığımızdan haberimiz olmazsa, aslında kaçırmış da sayılmayız.

Bu Dünyada Her Şey Karşılıklı

Birine teşekkür ettiğimizde karşılığında çoğumuz “rica ederim” duymak isteriz, değil mi? Birine selam verdiğinizde karşıdakinden de en azından bir gülümseme görmek. Ya da, birini takip ettiğinizde belki de takip edilmek. Belki ilk iki madde sosyal hayatın nezaket kurallarıyla açıklanabilir ancan aslında son madde, teknolojinin bizde oluşturduğu bir algı, nezaketle pek de alakası olmadığını kabul etmek gerek.

Sosyal platformlar arasında LinkedIn’i, kendini konumlandırması itibariyle diğer platformlardan ayırabiliriz: Neticede orada kendi fotoğraflarımızı pek paylaşmaz, hemen her gün nerede ve nasıl çalıştığımızı anlatmayız. Kariyerimizdeki güncellemeleri, iş fırsatlarını ve sektörümüzle ilgili düşüncelerimizi aktarırız. Ancak LinkedIn’de size bir bağlantı isteği geldiğinde, siz de genellikle bu kişinin bilinçli bir şekilde sizinle bağlantı kurmak istediğini düşünmüyor musunuz? Oysaki büyük çoğunluk, algoritmanın önerilerine (bknz. Tanıyor Olabileceğiniz Kişiler) itiraz etmiyor ve karşısına çıkan önerilere tıklamış oluyor. Aslında LinkedIn, birbirinden habersiz iki insanı bir araya getirip o kişilerin platformda daha fazla vakit geçirmesini sağlıyor, bunun yanında bizler ise geçirdiğimiz sürenin hür irademizle aldığımız bir kararın sonucu olduğuna inanıyoruz.

Teknolojinin bünyelerimizdeki etkisi, günden güne normalleştirdiğimiz sonuçlar doğuruyor. Derine indikçe farklı davranışlarımızın ardında teknolojiyle bağlantılar bulabiliyoruz. İllüzyon yöntemlerine şimdilik bir ara verip, bu kez beynimizin değişen bazı davranışlarına eğilelim.

Yiran Ding / Unsplash

İnternet, beyinlerimizin çalışma biçimini değiştirdi. Sonsuz bilgi kaynağı, tarih boyunca her koşula uyum sağlayabilmemizi mümkün kılan öğrenme yetimizi ne yazık ki olumsuz etkiliyor. Cevabını bilmediğimiz bir soru karşısında ilk imdat çağrımıza Google yanıt veriyor. Google’ın belli bir problem çözümüne etkisini inceleyen bir araştırmada, katılımcılar görece kolay sorular karşısında Google’a danışmaktan geri durmasalar da daha zor soruları, Google kullanmadan çözmeleri istendiğinde, karşılarındaki ekranda açık duran Google anasayfası yüzünden performanslarının düştüğü ve bu ekranın onları rahatsız ettiği kaydedilmiş.

Linda A. Henkel’in bir araştırması ise, fotoğrafı ele alıyor. Bir müzeyi gezerken, fotoğrafını çektiğimiz eserlere dair hafızamız, hiç çekmeden çıplak göz ile incelediklerimize oranla çok daha sınırlı. Benzer bir durum katıldığınız konser boyunca telefonunu elinden bırakmayan kişi için de geçerli, Instagram’dan canlı yayın yapmak elbette kayda değer fakat kefenin diğer tarafında canlı bir performansla etkileşime girme fırsatı olduğunu da unutmamak gerek.

Aslında tüm mesele, teknolojinin hayatımıza kattığı zenginlikler ile hayatın kendisinin halihazırda var olan zenginliklerini dengelemekten ibaret. Çünkü ortaya çıkar harman bugün, her zamankinden güzel.

Yiğit Tuna

Yiğit Tuna

Bu Yazıyı Beğendiyseniz...